18 Ekim 2011 Salı

Kefalonya

               İLK ADA DURAĞIMIZ




      11.07.2010      KEFALONYA


Sami Limanına feribotumuz yanaştı.
   Feribotla çok güzel rahat bir yolculuktan sonra saat 15.15 te Kefalonya adasının Sami limanına yanaştık. Güneşli sımsıcak bir yüzü vardı sanki adanın. Araba ile kısacık bir tur attıktan sonra yatacak bir yer bulmamız gerektiğini hatırladık. Turhan'cığımın mükemmel içgüdüleri sayesinde otelimizi bulduk. Ama ne otel! Verilen fiyat da çok korkutucu değildi. Oda-kahvaltı geceliği 60 € böyle bir yer için oldukça iyi bir rakkamdı. Hele ki otel sahibi bay Makis muhteşemdi. Frekanslarımız tuttu herhalde ki bize verdiği oda manzarası ve konumu gereği 150 € luk bir odaydı. Balkonun manzarasını görünce hemen markete gidip cin-tonik almaya karar verdik. Market alışverişinden önce limanın yanında bulunan Contesse Cafe'de  zevkli bir öğle yemeği yedik. Kalamar, cacık, patates kızartması, pufidik İtalyan ekmeği, bira.. Of yaa keyifler gıcır.
Contesse Cafe'de dinlenme


Poros Limanı
  Sami limanı adanın doğu kıyısında bulunuyor. Batı kıyısına gidip güneşi batırma fikri birden çok cazip geldi. Dağlar, vadiler, köyler geçiyoruz ancak bir türlü yolun sonu gelmiyordu. Bizim ada kavramımız Heybeliada boyutlarında kalmış galiba ki yol tabelalarında 50 km-60 km mesafelerini okudukça şaşırıp kalıyoruz. Sonunda adanın güney ucundaki Poros kasabasında kendimizi bulduk. Ne yazık ki o gece Dünya Kupası finali oynanacaktı ve Turhan' da 45 dakika sonra başlayacak olan bu maçı mutlaka seyretmek istiyordu. Dağlık, bol virajlı ve daracık yollardan akşam saatlerinde ilerlemek zorlu olacağından Poros 'u fazla değerlendiremeden tekrar yola çıktık. Sonuç ne mi oldu ? Büyük bir hevesle tv karşısına oturan kocacığım 10 dakika sonra horul horul uyuyordu, ne maç ne de balkon sefası. Bu kadar yorgunluğa can mı dayanır ?


      12.07.2010     KEFALONYA


   Sabahın 7 sinde az ötedeki deniz çarşaf gibi olunca  ne yapmalı? Derhal mayoları giyip dalmalı o güzelliğin içine. Başka söze gerek yok. Günün tüm enerjisini yükledikten sonra 9.30 da adanın  doğu kıyıları boyunca kuzeyine doğru yola çıktık. 
Agia Efimias kasabası 
    İlk karşımıza çıkan yer güzel bir koya yerleşmiş sakin bir kıyı kasabası olan Agia Efimias kasabası oldu. Çok hoş büyük bir marinası, sahil boyunca cafe ve restaurantları pardon tavernaları vardı. Turistik eşya satan dükkanların birinden birkaç hatıra ile deniz gözlüğü ve şnorkel de alınca mutlu olduk.
Myrtos Beach


   Virajlı ve uçurumlu kıyı boyunca ilerlerken yol batı kıyılarına yöneldi artık adanın batısı boyunca ilerliyorduk. Şık bir manzara aniden karşımıza çıkınca arabayı hemen terk edip küçük bir keçi tırmanışına geçtik ve şu görüntüleri kareleyiverdik. İnternette, broşürlerde hemen her yerde tanıtımının aynı fotoğraflarla yapıldığı  dünyada 5.sırada yer alan Yunanistan'ın ise en iyi plajı olarak belirtilen Myrtos Beach'i bizde böylece görüntüledik. Bu plajı şimdilik kuşbakışı seyir ile geçiştirip daha bol bir zamanda değerlendirmeye karar verdik ve küçük rehber kitabımızın tavsiyesine uyarak Assos koyuna doğru yola devam ettik. İyi de yapmışız.
Assos koyu ve yarımadasının görünüşü

Assos koyunun yakından görünümü

Kaleye tırmanırken Assos
   Kuytu bir koya kurulmuş olan şirin mi şirin bu balıkçı köyünün anakarayla çok dar ve kısa bir toprak parçası ile bağlanan bir yarımadası vardı. Bu yarımadanın tepesinde de Venedikli'lerden kalma kocaman bir kale bulunuyordu. Tabii ki Turhan ve Nilgün bu kaleye çıkmazlarsa katiyyen olmazdı ama keşke çıkmasalarmış. Çam ormanının içinde kocaman blok taşlarla döşenmiş kale yolu çok keskin dönemeçlerle kıvrılarak yükselirken ağaçların arasından yakaladığımız panorama muhteşemdi. Ancak tırmanış bitmek bilmiyordu. Bir süre sonra ağaçların sıklığı azalmış, güneş tepemizden  vurmaya başlamıştı. Rampa çıkmaktan nefes nefese her dönemeçe yaklaştığımızda bu sefer gelmişizdir deyip hayal kırıklığı.. Öyle bir noktadaydık ki ne geri dönmeyi kendimize yedirebiliyorduk ne de ileri gitmeyi gözümüz yiyordu. Neyse kale kapısına ulaştığımızda keyifli bir gururla ve kocaman bir merakla içeri daldık. Bu kadar eziyetin üstüne bir de para alırlarmı acaba diye düşünürken olamaz...Hepsi bu kadardı. Sadece bir kapı, gerisi otlar ve çalılar. Aslında yarımadanın tüm çevresini saran kale duvarları yıkık dökük te olsa vardı ve seçebildiğim kadarı ile kalenin içinde de 6-7 tane keçi ağılı veya çoban barınağı olabilecek yapı vardı ama ne bir tabela, ne bir tanıtım, ne bir restorasyon, ne bir işaret, ne buz gibi su satan çocuklar ne bir büfe hiç ama hiçbirşey yoktu. Çalı ve kayalıklardan kuşbakışı manzarayı bile göremiyorsunuz. Dönüş yolunda azimle yukarı çıkanlara uyarı yapmalımıydık derken, biz çıkarken ki ifadesiz suratları, ben yaptım sen de yap bakışlarını hatırladık ve sadiziiiimm.
Yolun sonundaki nefis koyu düşündükçe dizlerim titriyordu. Deniz muhteşemdi tabiiki, demin yorgunluktan ölen bizmiydik hahahaa. Ee sırada bira, patates, cacık, kalamar ritüeli var. Kaleye tırmanırken koyun diğer ucunda, denize sıfır konumunda, mavi iskemleleri olan uzeri yi gözümüze kestirmiştik ama ne yazıktır ki garson efendi negatif dalgalarını üzerimize gönderivermişti. Sevimsiz garsona aşırı fiyatlarda eklenince biz buradan uzayıverelim biran önce dedik.    
  Bu bölgelerde İtalyan'ların etkisini rehber kitabımızdan öğrenmiştik, gözlerimizle de şahit olduk. Ortalık İtalyan turistlerle kaynıyor. Bir an nerede olduğumuzu şaşırdık ama söylendiği gibi bunların İtalyan sosyetesi olduğunu ben hiç zannetmiyorum.

İşte bu suya dalacam az sonra


   Aç ve sinirli bir şekilde yola devam ettik. Bugün çok önerildiği için asıl hedefimiz olan yer adanın tam kuzey ucundaki Fiscardo köyü idi ve biz oraya vardığımızda saat 15.00 olmuştu. Eveeet gördük ki İtalya sosyetesi meğer buraya geliyormuş. Hiçbir donanımı olmayan bir limanı olmasına rağmen ortalık kum gibi yelkenli kaynıyor va hatta limanda yer bulamayıpta alargada kalan teknelerde deniz trafiğini oldukça aksatıyordu. Dar ve uzun bir koyun dibinde yer alan Fiscardo limanına Lefkada ve İthaki adalarına sefer yapan feribotlar yanaşıyor. Köyün tüm sahili boyunca cafe ve tavernalar yerleşmiş ve hepside tıklım tıklım dolu. Yine önerilen ve sahibesinin tv de yemek programları yapmasından dolayı ün kazanmış Tassie tavernanın oldukça geniş bir alana yayılmış olması dikkatimizi çekti. Kalantor beylerin, şık hanımların çokluğu günboyu iyice dağılmış olan bizi acilen oradan uzaklaştırdı. Sahil boyunca gezinirken yolun sonuna doğru bir taverna hoşumuza gitti ve bütün gün düşlediğimiz tıkınma sefamızı burada yapmaya karar verip denize sıfır olan bir masaya kurulduk. Öyle bir denize sıfır ki kıyı boyunca aralıksız olarak bağlanmış teknelerden inen biri ilk adımında iskemleye oturuverir. Tam önümüzde duran teknenin önce amblemi (kedi resmi), sonra ismi (kedi), kaldır kafayı sonra bayrağı (Türk bayrağı), en sonra da flaması (Gezgin Korsan). Turhan fırladı "Ateş Korsaan" diyerek. Eşi Serpil mahmur gözlerle kafayı uzattı ve çığlıklar, kahkahalar, sarmaş-dolaşlar... Çok ama çok hoş bir sürpriz olmuştu hepimize. Kedinin Hırvatistan'a gideceğini yaklaşık 2 aydır denizlerde olduğunu biliyorduk da burada karşılaşacağımız hemde tam teknenin önündeki masaya oturacağımız hiç aklımıza gelmemişti. Bol sohbetli, çok keyifli saatler geçirdik, zar zor ayrıldık. Çok ısrar ettiler teknede kalın diye ama dönmemiz gerekiyordu. Gayet çakır vaziyette dönüş yolunda ilerlerken daha önce gözümüze kestirdiğimiz küçük bir koyun da hakkını verdik ki iyi ettik, Toranaga'da günbatımı denizinde topraklamış oldu böylece. Otele döndüğümüzde akşam olmuştu, öyle keyifliydik ki gün hiç bitmesin istedik ve cin-tonikli akşam sefamızla devam ettik. Çok güzel bir gündü.
Ateş korsan, Serpil korsaniçe ve Kedi




Gezgin Korsanlar Fiscardo'da














              12.07.2010     KEFALONYA



Nymphalar (Peri kızları) ve onları kovalayan Tanrı Pan

        Bu ada o kadar büyük ki bugünde batı kıyılarını keşfe çıkacağız daha doğrusu güney batı kıyılarını, dün yol kendiliğinden batıya kıvrılınca bir kısmını görmüştük. Ama önce otelimize çok yakın olan Melissani Yeraltı Gölünü görmek istedik. Kişi başı 7 € olan giriş ücreti biraz abartılı geldi ama değdi. Mykenai döneminde bir Pan mabedi olan bu yerde efsaneye göre sürülerin ve çobanların tanrısı olan keçi ayaklı insan başlı Pan bir Nympha (peri kızı) olan Melissani'ye fena musallat olmuş. Melissani de Pan'dan kaçarken kurtulmak için bu suya atlamış ve boğulmuş.   
      Önce ıslak basamaklardan indik sonra kayığa bindik. Kireçtaşı kayalardan oluşmuş mağaranın tavanı 1950 li yıllarda olan deprem yüzünden çökmüş ve kocaman bir delik oluşmuş, bu delikten giren güneş ışıkları gölün masmavi suyunu öyle güzel ortaya çıkartıyorki hayran kalıyorsunuz. Mağaranın ve gölün varlığı  depremin çöküntüsünden sonra öğrenilmiş.  Bizi gezdiren sempatik kayıkçımızın kelimeleri yuvarlayarak konuştuğu İngilizcesi, mağaradaki ekoyu duyurmak için ıslıkla serenadlar yapması, güneş ışığının yarattığı gökkuşağını göstermek için kürekle suya darbeler indirmesi fakat bütün bunları yaparkende gayet doğal davranıp tesadüfmüş gibi havalar içinde olması  tüm bu şovlar çok hoştu. 
Melissani Mağarası ve Yeraltı Gölü


    Bu yeraltı gölünün sahilde denizden daracık bir yolla ayrılmış, tüm broşürlerde kuşbakışı çekilmiş fotoğrafları ile tanıtılan meşhur Karavomilos Gölü ile yeraltından bağlantısı varmış. Karavomilos gölü otelin 50 metre ilerisinde idi, sabah yüzüşünden sonra biraz sahilde yürüyelim dediğimizde tesadüfen gördük. Gölün üzerinde kıpırtısız duran ördek ve kazları  uyuyorlar zannedip rahatsız etmemek için gayret gösterirken bir tuhaflık olduğunu geç farkettik. Hiçmi kıpırdamazlar diye minik taşlar atmaya başlayınca ancak anladık. Meğer hepsi yapaymışlar, adamlar üşenmeyip tek tek bağlamışlar dibe bu küçük heykelcikleri. Haklılar da zira göl küçük bir kanalla denize akıyor ve bu kanalın üzerinde de bir su değirmeni var.
Drogkarati Mağarası
        Sırada Drogkarati Mağarası vardı. Buraya geldiğimizde önce karşımıza yüzme havuzu olan bir cafe-restaurant çıktı. Toplam 10 € vererek mağaraya doğru dar merdivenlerden inişe geçtik vee durduk. Sadece 1 kişinin geçebileceği kadar dar olan merdivenlerden yaş ortalaması 75 olan bir turist gurubu oflaya puflaya pa pa pa paaa nidaları ile nefes nefese yukarı tırmanıyordu. O zaman girişteki dinlenme tesisinin önemini kavradık. Mağara bildiğimiz Damlataş Mağarası idi, güzeldi. İyi akustiği olması nedeni ile bazen konser salonu olarak kullanılıyormuş.

  Lassi kasabasına doğru yolumuza devam ettik. Gerçi otelcimiz Bay Makis " ooo çok kalabalıık, like Miami" deyip pek önermedi ama görmek lazım. Önce Argostoli kasabasını bulup içinden geçen yolu takip ederek Lassi'ye varmak gerekiyordu. Tepeden inerken karşı kıyıya incecik bir yol olduğunu gördük ki bu yol tam olarak Argostoli'ye gidiyordu. Burası boynuz şeklinde karaya girmiş ince uzun bir koydu. Yolun başına geldiğimizde trafiğe kapalı sadece yayaların geçişi yapılmış olduğunu gördük. Devossetos Bridge
Devossetos Köprüsü- Karşıda Argostoli, sol taraf göl, sağ taraf deniz

Deniz bu yol sayesinde koyun dibinde göle dönüşmüştü, üstünde kuğu aileleri yüzüyor, yavrularına uçmayı öğretiyorlardı, bayıldım... Bu gölün adı Kautavos Lagoon idi.
Lasii plajları
Argostoli adanın başkenti
Lassi adanın eğlence merkezi görünümünde. Plajları oldukça kalabalık (İtalyan gençliği çoğunlukta). Büfeler, cafeler, sunbedler, şemsiyeler, her türlü deniz aktiviteleri, çıstak müzikler, çıtır kızlar, çıtır oğlanlar... Ana yolda da sağlı sollu cafe ve tavernalar dizilmişler ve ilk defa Sirtaki şovunun olduğu tavernaya da burada rastladım. Evet gerçektende gezimizin başından beri özellikle dikkatimizi çeken ve bizi büyük hayal kırıklığına uğratan nokta: hiçbir yerde ne cafe, ne lokanta, ne çay bahçesi, hiçbir yerde müzik yoktu. Canlı müzik değil kasetten dahi  en düşük volümle bile olsun müzik duyamamıştık.  İstanbul'da taverna denince halay çekilip tabak kırmak akla gelir, buralarda böyle bir kavram yok. O yüzden Lassi'de " Bu taverna da sirtaki yapılır" ilanını görünce çok şaşırdık. Yazık ki burada gecelemek düşüncemizde yoktu ve yolumuza devam ettik. Dönüşte de fazla oyalanmadığımız Argostoli adanın başkenti konumunda. Şimdiye kadar uğradığımız yerlerden çok daha büyük, gelişmiş, şehirleşmiş ve sanayileşmişti. Havaalanına yakındı ve büyük bir limanı bulunuyordu.
Adanın batısında bulunan yarımadaya Argostoli'den her yarım saatte bir kalkan feribotla geçebilirdik. Bindik ve Luxuri kasabasına vardık. Kısa bir turladıktan sonra marketten öğle yemeği için aldığımız sandviç malzemeleri ile karnımızı doyurduk ve yola devam ettik. 
   Çok güzel manzaralı yol seyrinden sonraaa en nihayet kendimizi Myrtos Plajına atıverdik.Bugün güneşi bu plajda batırmaya kararlıyız ve tam karşımızda suya cozlayıverdi. Aslında bu muhteşem olayı Knydos'taki gibi termosta votka-portakal suyuyla karşılamak vardı ama ne yazık ki donanımımız yetersizdi.

      Yarın Kefalonya adasını terkedip İthaki adasına geçmeye karar verdik. Sami limanına inip feribot araştırmasını biran önce yapmamız gerekiyordu ve güneşi batırır batırmaz oradan ayrıldık. Günün sonunda Captain Corelli'nin yerinde nefis hand-made pizzaları mideye indirirken birşey daha öğrendik. Yüzbaşı Corelli'nin Mandolini adlı film Kefalonya adasının Sami kasabasında çekilmiş, bunu zaten tüm tanıtımlardan biliyorduk. Nicholas Cage, Penelope Cruz ve film ekibi karınlarını bu cafede doyuruyorlarmış ve buraya ismini onlar vermiş. Biz söyleyenlerin yalancısıyız.
    Gece farklı bir bavul organizasyonu başladı. İthaki'ye arabasız gitmeyi düşünüyoruz dolayısıyla eşyaları minimuma indirmek gerekiyor. Ne ile karşılaşıcağız acaba ..?
Myrtos Plajında Günbatımı










                                                                                                                                                                                                                      v.

4 yorum:

  1. Çok güzel yazmışsınız. Kaleminize saglık.. :)

    YanıtlaSil
  2. Çok faydalı oldu, anlatımınızı da çok başarılı buldum ayrıca. Böyle paylaşımlarınıza umarım devam ediyorsunuz...

    YanıtlaSil
  3. Teşekkür ederim, yardımcı olabildiysem ne mutlu. Diğer gezi anılarımı da paylaşma çabasındayım.

    YanıtlaSil
  4. https://www.youtube.com/watch?v=SF4c3r3HvHs

    YanıtlaSil