4 Kasım 2011 Cuma

Zakynthos


       
           
            MASMAVİ BİR ADA


    
     16.07.2010      ZAKYNTHOS - ZANTE


   Feribot Kefalonya'nın güneyinde yer alan Zakynthos bir diğer adıyla Zante adasına doğru yaklaşırken kuzey kıyılarında yer alan mağaraları görünce heyecandan yerimizde duramadık. Ancak vakit akşama geliyordu. Bizse daha tecrübeliydik. Gemiden iner inmez oyalanmadan doğru adanın merkezine yollandık, malum yatacak yer yine belli değil ve gün bitmeden bu konu hallolmalı.
Mavi Mağaralar - Blue Caves
  Bu ada diğerlerinden oldukça farklı idi. Birincisi çok büyüktü, daha şehirleşmişti ve çok kalabalıktı. Adanın güneyine doğru ilerlerken yol boyunca hemen her virajda bir cafe veya dinlenme yeri bulabilirsiniz. Yükseltileri fazla değildi, dağlar genellikle batı kıyıları boyunca yer almıştı. Ada genellikle büyük düzlük ve ovalarla kaplıydı. Merkez diğer adalarda olduğu gibi anakaraya-Yunanistan'a bakan doğu kıyısında güneye doğru idi. Doğu kıyılarında kilometrelerce uzanan plajlar yer alıyordu, adeta Alanya, Altınoluk, Kumburgaz gibi kalabalık yanyana dizilmiş cafeler, dükkanlar, insanlar, cıstak müzikler...Hiç böyle bir manzara ile karşılaşmamıştık. Adanın merkezi daha da kocaman, gelişmiş, sanayileşmiş bir şehirdi. Grossmarketler, benzinciler, tamirciler.. Biraz bozulduk nedense ama burası da böyle bir yerdi ne yapalım.
Anna Maria Pansiyon
  Konaklama yeri konusundaki telaşıma karşılık kocacığım yine çok sakindi. Merkezde (buranın adı da Zakynthos) çok büyük bir liman vardı. Limanın sol yanından sahil boyunca ilerlerken karşımıza çıkan şık bir hotele fiyat araştırması için girdik. Oda fiyatı 75 € moralimizi düzeltti, demekki daha uygun bir oda bulabilecektik. Biraz daha ilerideki Elena Pansiyon 2. denememiz oldu. Süpeeeerr 30 €. Denize sıfır bir pansiyon. Ama ne yazık ki bu gece için yer yoktu. Bayan Elena endişe etmememizi söyledi ve bizi bir arkadaşının yerine götürdü. Tepede bir yerde ağaçların arasında yer alan Anna Maria'nın pansiyonuna varmak oldukça uzun sürdü ve Elena'nın bu kıyağına hayran kaldık. 2 sarı gacı: Elena ve Anna Maria, 2 ilginç tip. Elena çok candan, yardımsever, bıcır bıcır. Anna Maria ise darbeli belli, biraz durgun, kaçıkça, hafif sıyrık bir hali var ama bize çok güzel davrandı ve biz bu pansiyondan çoook memnun kaldık.




       17.07.2010      ZAKYNTHOS-ZANTE


  Kuş sesleri ile uyandık, yemyeşil bahçede serin serin kahvaltımızı yaptıktan sonra Elena'nın pansiyonuna geçmek için toparlanmaya başladık. Burası o kadar hoşumuza gitmişti ki etik olarak yanlış olmasaydı buradan hiç ayrılmazdık. Zaten Elena'da "odanız hazır" diyerek bizi uyardı ve "Belki 2 gün sonra gelip kalabiliriz " diyerek Anna Maria ve köpekleri Oscar ile uçan Blublu dan ayrıldık. Blublu habire 1 metre havaya yoyo topu gibi zıpzıp zıplayan uzun bacaklı, traşlı komik bir kanişti ve yıktı bizi gülmekten.
Elena Pansiyon ile deniz arasında dar bir yol geçiyordu sadece. Bize ayrılan oda çatı katında şirin bir odaydı fakat çok sıcaktı, klima olmasaydı zor kalırdık orada. Manzara ise şahaneydi, denize bakarak uyu ve uyan, çok lüks be.
 Çantaları olduğu gibi bırakıp hemen keşfe çıktık. Vakit öğle saatini geçtiğinden batı kıyısındaki plajları ve Shipwreck'i görmeye karar verdik. Shipwreck kelime anlamı sözlükte karaya oturmak, gemi enkazı şeklinde geçer kısaca karaya oturmuş gemi enkazı olarak bunu açıklayabiliriz ve bu manzarayı mutlaka ama mutlaka kuşbakışı görmeli ve görüntülemelisiniz.  Bu geminin hikayesi şöyle: 1981 yılında kaçak sigara ve içki taşıyan Panagiotis adlı gemi (iddiaya göre Türkiye'den İtalyan mafyası için hareket halindeydi) Yunan donanması tarafından takibe alındı. Fırtınalı bir havada gemi Navagio plajı denen bu küçük koyda karaya oturdu ve terkedildi. Bu olayı takibeden 4 yıl boyunca adada (ki o zaman ada nüfusu çok düşükmüş) hiçbir resmi içki ve sigara satılmamış.

Navagio Plajındaki gemi enkazı (shipwreck)


Shipwreck seyri bu terastan yapılıyor.

Ancak korkuluklara yapışarak bakabildim.
Navagio plajı ve shipwreck' e ulaşım sadece deniz yoluyla yapılmakta, biz bunu yarın yapmayı planladık. 






Merkezden 30-35 km araba ile yol aldıktan sonra vardığımız düzlük
Navagio Plajına dimdik inen kayaların oluşturduğu uçurumun tepesiydi. Uçurumun kenarındaki 1 m2 lik bir balkondan bu muhteşem manzarayı seyredebiliyorsunuz, çok dik ve yüksek olduğundan oldukça tehlikeli olan bu düzlüğün kenarlarına kısa duvarlarla setler çekilerek önlem alınmıştı. Gerçi o küçücük balkon da pek güvenli durmuyordu, 5 kişiden fazla kişinin girmemesi konusunda uyarı yazıları vardı. Shipwreck seyir tepesinin düzlüğünde köylüler zeytinyağı, şarap, kekik vb otlar, yöresel ürünlerle bezenmiş tezgahlarının başında turistleri memnun etmek için! sıralanmış, "gel gel, bak, al"  bağırışları ile insanı darlıyorlardı. Ama bu satıcılara sadece bu adada rastladık inanın. arabamızı hemen yanına park ettiğimiz konteynırdan içecek birşeyler almak için yanaştık. Konteynırın üstünde "Can Kebap" yazıyordu. İçerisinde kıpkırmızı suratlarla, bayık bayık gözlerle bakan, İngilizce bilmedikleri her hallerinden belli ki her sorumuza veya sözümüze "ne ne" (evet evet) diye kafa sallayıp gülen 2 tane tonton yüzlü adam oturuyordu. Tezgah altında sakladıkları plastik bardakdaki içecekleri renginden dolayı hemen falso vermişti. Biz Türküz yutarmıyız. Öğle saati ve rakı hee, onun için yüzler kırmızı bakışlar hülyalı...

Virginia ve Alexandra ile neşeli dakikalar
Shipwreck seyir tepesine gelirken içinden geçtiğimiz Agious Georgiou köyünün sakinleride yol boyu dizilmiş tezgahlarının başında ürünlerini sergiliyorlardı. Bir diğer tespitimizde Zakynthos adasının diğer adalara göre daha ucuz olması idi. Üstelik ilk elden alışverişte keyifli olurdu, bu nedenle dönüşte bu konuyu da değerlendirdik. Çok sevimli ana kızın işlettiği dükkandan neşeli bir alışveriş yaptık, üstelik babalarının yaptığı ve karısının adını verdiği Virginia Tsokula şarabıda hediyeleri oldu, sonuçtan herkes memnundu. Sevgiler Alexandra ve Virginia...


 Güneye doğru yolumuza devam ettik. İlk rastladığımız koy Limnionas Beach idi. Park yeri tepede olduğunda plajın sahil olup olmadığını göremiyorduk, şemsiye varmı, yaygı alalımmı tartışmalarından çıkan gerginlik bir çatırdama sesi ile dağıldı. Hediyeliklerden biri belkide ikisi kırılıvermiş, dönene kadar bakmıyacağız ne kırılmış diye, neyse sağlık olsun. Bu plaj karaya boynuz şeklinde girmiş uzuun ve daracık bir koydu. Sahil yoktu, kayalıktı ve kayaların boşluklarına beton atarak yol ve basamak yapılarak iniş sağlanmıştı. Yaygı serip uzanabileceğin düzlük çok azdı, şemsiye şansı hiç yoktu, ancak kayalar arasından çıkmış küçük ağaççıklar gölge sağlayabiliyordu. Fakaaat denizin rengi olağanüstü güzellikte idi. Ne yatmak ne yanmak istemezsiniz çünkü denizden çıkmak istemezsiniz. Karşı kıyıda yanyana dizilmiş irili ufaklı mağaraların hepsinden yeraltı suları geliyordu. Deniz suyu mağara ağızlarında soğuk, ortada serin kıyıda sıcak, insanda tuhaf hisler uyandıran farklı ısı derecelerinde olup tuzluluk oranıda oldukça düşüktü. Yeşim taşı rengindeki pırıl pırıl suda yüzmek beni çıldırttı. Hele ki mağaranın içine girip sonra sırtı üstü yatarak kendimi nehrin akıntısına bırakarak gelmem en büyük eğlencem oldu. Çok keyif aldık çok. Sonrasında tepedeki tavernada souvlaki, cacık, bira üstünede çok güleryüzlü ve misafirperver personelin meyva ikramı noktayı koydu, harika yaaa
Limnionas koyunun girişi
Karanın içine girmiş deniz nehir gibi gözüküyor





Mağaralardan denize buz gibi nehirler akıyor
İnsanın karnı bir acıkıyor ki



  
Porto Roxa Koyu


Salaş görünümlü ve konforlu

 Karnımız doyduktan sonra yolumuza devam ettik. Karşımıza çıkan 2. plaj  Porto Roxa oldu. Bu koyda aynı fiziksel özelliklere sahipti. Mağaralar pek yoktu ama yine kayalık bir sahil ve yine aynı güzellikte bir deniz. ağaçtan yapılmış atlama trampleni buradaki eğlencem oldu. Çook yüksekti, bütün gün burnumdaki suları boşalttım. Bu plajdaki tesis daha güzeldi. Sazlardan şemsiyeler, sunbedler ooooh gel keyfim gel, bütün günboyu burada çok keyif yapabilirsiniz. Saat 18.00 olmasına rağmen güneş tüm yakıcılığını sürdürüyordu.
   Beklediğimizin ötesinde geçen güzel bir günün sonunda market alışverişimizide yapıp pansiyona döndük. Ne zaman yedik ne zaman uyuduk hatırlamıyorum.




           


             18.07.2010     ZAKYNTHOS - ZANTE


Odamızdan güneşin doğuşu
    Bugünkü programımızda Shipwreck ile Blue Caves'ı yakından görmek vardı ve bunun için tekne ayarlamamız gerekiyordu. Erkenden kalktık, saat 9.00 olduğunda Agious Nikola'ya doğru yola çıkmıştık. İlk geldiğimiz gün Alykes kasabasından geçerken yol boyunca tekne gezisi ilanları gördüğümüzü hatırlayıp ani bir kararla Alykes'e saptık. Sora sora teknenin kalktığı iskeleyi bulduk, gezi için bekleyen gurubun arasına daldık. Sempatik tekneci genç; yuvarlak İngilizcesi ile birşeyler anlatıyordu. Sonradan ailesinin İzmit'li olduğunu, anneannesinin ona telefonda "yavriiuum gelsene burayaa" diye sitem ettiğini, en çok ince belli bardaktan Türk çayını içmeyi sevdiğini öğrendiğimiz bu sevimli delikanlı bize çok sıcak, samimi davrandı, hatta bindiğimiz teknenin kaptanına bizi emanet etmeyi de ihmal etmedi sağolsun..
   Teknemiz 40 kişilik "Zakynthos 2" adlı bir gezi teknesi idi. Çok güçlü olan 350x2 motoru ile bir bastı gaza, adeta uçuyoruz.

     Mavi mağaraların (Blue Caves) önünden süratle geçerek öncelikle Shipwreck'in bulunduğu Navagio Beach'e vardık. 
  Dün kuşbakışı zevkle seyrettiğimiz ve çok şiddetli bir şekilde atlama isteği duyduğumuz denizin güzelliğini, üzerinde seyir halinde iken çok farkedemiyorsunuz maalesef.
     45 dakikalık molada sanki sahne dekoru olarak konmuş hissi veren gemi enkazına girdik çıktık, pozlar verdik.  Ve tabii ki sonrasında bu şahane denizin keyfini doyasıya çıkardık. Kocaman tekneler gelipte sürüler halinde yolcularını indirmeye başlayınca bizimde vaktimiz artık dolmuştu ve oradan ayrıldık. Etkileyici bir sahildi. 3 tarafı yüksek dimdik uçurumla karadan girişi imkansız olan bu plaja gelebilmek için adam başı verilen 25 € gezi parası kesinlikle değer.

 Shipwreck'ten ayrıldıktan sonra meşhur mavi mağaralara Blue Caves'a giderek muhteşem güzellikteki deniz dibini görüntülemeye gayret ettik. Kaptanımızın bazıları daracık girişli olan mağaralara girmek için yaptığı marifetli manevralar bu geziyi daha da ilginç hale getirdi. Bu bölgede de denizin tadını çıkardıktan sonra öğle yemeği için bir sahil tavernasına getirildik. Yolcuların çoğu Sırp veya Arnavut turistlerdi. 2 Türk (Biz), 3 İngiliz, 3 Yunan gerisi Slav turistti. Yemek sırasında kaptan ve miçoyu masamıza davet ederek biraz sohbet ettik. Biraz Gerard Depardieu biraz Antonio Banderas benzeri sempatik kaptanımızın adı Dimitri idi ama biz ona Kaptan Fantastik adını taktık. Hele ki gelirken 700 beygirlik teknesi ile bize bir hız şovu yapıp uyuklayıp duran turistleri canlandırıp çığlıklar attırtmıştı ya ... Kaptanımıza göre bu teknelerin hepsi böyle güçlü motorlara sahip olmak zorundaydılar. Çünkü adanın batı kıyısında bulunan Shipwreck ve kuzey ucundaki Blue Caves'a gitmek için uzun bir yol katetmek gerekiyordu ve programı zamanında bitirmek önemliydi. Ancak dahada önemlisi deniz ve hava her zaman bu kadar sakin olmuyordu, genellikle fırtınalı, kuvvetli rüzgar ve kocaman dalgalarla ancak güçlü bir tekne başedebiliryormuş. Denizin ve rüzgarın ne kadar sert olduğu kıyıların oyuk oyuk olmasından belli oluyordu. Golden Dolphin Cruises adlı tur şirketinin sahibi olan Kaptan Dimitri ile bu geziyi yapmanızı öneririm.  




Sırplar. Arnavutlar, 3 İngiliz, 2 Türk
Blue Caves'ın önünde

                                                                                        
Kaptan" Fantastic"
       Tekne gezimiz saat saat 15.00 te sona erdi ancak gün devam ediyor.  Haritayı inceledik ve günün geri kalanını adanın güney ucundaki Keri kasabasında geçirmeye karar verdik. En kuzeyden en güneye doğru... Bu arada çok popüler olan Laganas sahilinide gezdik ama girmemiz ile çıkmamız bir oldu.  Pansiyoncu bayan Elena'nın da dediği gibi bu bölge İngiliz turistlerin çok rağbet ettiği oldukça kalabalık ve gürültülü bir sahildi. Dikkat çekici bir nokta da diğer adalarda İtalyan turistler çoğunlukta olmasına karşılık Zakynthos İngilizlerin  akın ettiği bir adadaydı. Sanırım adanın tarihi geçmişinde İngilizlerin yer alması ve adada bir İngiliz mezarlığının da bulunması biraz etkendi.  Keri'ye devam ettik. Daracık, küçük çakıllı bir sahildi ve Datça-Palamutbükünde bulunan adını hiçbir zaman hatırlıyamadığım ağaçlar bu sahilde de güzel gölgelikler oluşturmuşlardı. Burası da bir yaygı yeri bulamıyacağın kadar kalabalıktı ama daha az gürültülü idi. Bir yer bulduk ve horul horul uyuduk, inanılmaz bir durum. Arkamıza gelen gürültücü Almanlar olmasaydı daha da uyurduk. Akşam yemeğinden sonra Toranaga'nın aklı Laganas'ta kaldığından gidelim mi acaba diye düşündük durduk ama bir türlü gözümüz o yolu tekrar katetmeyi yemedi. Orada hayat gece yarısı başlıyor ya biz akşam 9.00 da yattık !  Gece 12.00 de kalkıp yine gitsekmi acaba diye mızırdanıp tekrar uyuduk, sabah uyandığımızda saat 9.00 olmuştu. Eveet biz yaşlanmışız meğer...                      



19.07.2010     ZAKYNTHOS-ZANTE

    Bugün artık yetişmemiz gereken bir program yok ve biz görmediğimiz kıyılara gidip plajlarda denize girmekten başka birşey düşünmüyoruz. Sanki farklı birşey yapıyormuşuz gibi. Hayat çook zor yanii !

      Adanın güneydoğu sahillerine doğru yola çıkmadan önce şehrin merkezindeki görkemli Aziz Dyonisos kilisesini gezmek istiyorduk. Zakynthos adasının koruyucusu olarak kabul edilen Aziz Dyonisos'un kemikleri bu kilisede saklanıyormuş. Tabiki bu Dyonisos'un şarap tanrısı Dyonisos'la bir ilgisi yok, ben öyle sanıp şaşırmıştım da.. Oldukça etkileyici olan  mabedi gezerken mihrabın sağındaki odacığa da girdik haliyle ve ortada kocaman gümüş bir lahit gördük. Foto-video çekimi yasak olduğundan Turhan sol köşeye  kuytuya çekildi ki lahtin fotoğrafını çekebilsin. Tam o sırada  sırtını dayadığı duvar açılıverdi. Her taraf resim ve aynalarla o kadar süslenmişti ki orada bir kapı olduğu asla belli olmuyordu ve içeriye simsiyahlar içinde papaz girdi. Biri lahtin bir başına diğeri öbür başına giderek sırtları bize dönük olarak dualar etmeye başladılar. Soldaki papazın çaprazında duruyordum ve cebinden usulca bir anahtar çıkarıp lahitte görünmeyen bir deliğe soktuğunu görünce pür dikkat kesildim. Diğeride aynı şeyi yapıyordu. O ana kadar ben, Turhan ve 2 papazdan başka kimse olmayan odacığa birden insanlar doluşmaya başladılar. Anahtarlar kilitlerde döndü, lahtin gümüş duvarları açıldı ve sırma işlemeli kırmızı kadifeden konik şeklindeki başlığı, sivri burunlu terlikleri ve elbisesi içinde Aziz Dyonisos sırıtarak bize "merhaba" dedi. Tüm bu şatafatlı giysiler bir iskeletin üzerinde çok ilginç gözüküyordu ama asıl ilginç olan yaşlı, genç, kadın, erkek insanların huşu içinde dualar ederek adamın her tarafını öpücüklere boğmaları idi. Tamamen tesadüfen bir seramoniye denk gelmiştik ve sadece biz aval aval bakıyorduk, foto çekimi de yalan olmuştu ne yazık ki. 10 dakika sonra aynı törenle lahit kapatıldı, millet dağıldı, bizde sahillere doğru yola koyulduk.
Laganas plajlarından biri
   Adanın doğu kıyıları alabildiğine sahil ve plaj. 15 km.lik sahiller bile var ve biz bu adada tam anlamıyla plaj manyağı olduk çıktık. En güneye Keri'nin tam karşısındaki buruna Laganas körfezinin doğu ucuna indik önce. Güney sahilleri deniz kaplumbağası türü olan Caretta Caretta ların üreme bölgeleri. 
Bu yüzden dikkatli davranıyorlar ve mutlaka uyarıyorlar ama halkın buralarda yüzmelerine de engel olmuyorlar. İnsanlar eğitimli ve bilinçli, uyarıları ciddiye alıyor ve saygılı davranıyorlar. Önce Türkiye bu konuda daha hassas, bu bölgelere yüzme yasağı koyar diye düşünmüştüm ama sonra bizim halkımızın yasakları hakettiğini düşünüp içim buruldu, eğitim şart eğitim.
 İlk durduğumuz plajda kum pudra inceliğinde, deniz metrelerce sığlık ve dolayısıyla sıcaktı, üstelik gölgeliklerde yetersiz olunca sıcaktan bunalan Toranagam hafiften çıldırdı. Bu arada ben sahil boyunca yürüyüşümü yaparken sahilin sonunda güneşlenen çırılçıplak yaşlı çifte fena irite oldum, fark eder etmez 180 derece çark edip geri dönüşüm de onları bayağı eğlendirmişti. Tövbe tövbee... Buradan çabuk ayrıldık.
    Yol boyu bütün plaj tabelalarına daldık. Hepsi aynı dizaynda: şemsiye, sunbed, kum, güneş.  Daha ne mi arıyoruz ?  Şımarıklık bu ya; ağaçlıklı, gölgelikli bir yer arıyoruz. Serinliği yakalamanın başka imkanı yok başka. Aslında benim kafamda Elena'nın "çok güzel, mutlaka gidin" diye birkaç kere tavsiye ettiği Daphni plajı vardı ama orası ters yönde olduğundan sona bırakmıştım. Bu durumda birde Daphni'yi deneyelim, olmazsa dün fosur fosur uyuduğumuz Keri'ye gideriz diye bir karar verdik.
      Daphni tabelasını gelirken yol boyunca 2 yerde görmüştüm. Biz ilk sapaktan daldık.Tabelada 2.6 km olduğu yazıyordu yani diğer yola göre daha kısa idi fakat yol korkunçtu. Bütün seyahatimiz boyunca ilk defa asfalt olmayan bir yola girmiştik. Toz toprak içinde kalmıştık ve üstelik ne ile karşılaşacağımızı da bilmiyorduk. Ama neyseki final güzeldi. Tüm tesisler, sunbedler, masalar ağaçların altına yerleşmişti. Anlıyacağınız tam kafamıza göre bir yerdi ve biz mutluyduk. Öğle yemeğimizi de burada yedik (biraz pahallı idi ama olsun değerdi), akşama kadar keyfimizi yaptık.
  Akşam saat 8 civarı otele geldik, giyindik, süslendik, kararlıyız, bu gece Laganas'a gideceğiz.




 Laganas cıvıl cıvıl...  Barlar, showlar, stripshowlar, barların kızları-oğlanları, şamata, gürültü patırtı... Kızlar genelde Sırp'tı. Çıplaklık derecesinde garip kıyafetlerle ortalık dolanırken avaz avaz şarkılar söyleyip konuşuyorlardı. Bir bağırış bir çağırış, pespayelik dizboyu.. Oturalımda birşeyler yerken veya içerken etrafıda seyredelim dedik ama o bile değmezdi. Birkaç küçük hatıra eşyalar alıp döndük. Laganas'ı görmedik demeyecektik. Meraklısı için güzel... Bütün gece ne aradık ve bulamadık dersiniz? Dondurma.  Bir yalamalık dondurma bile bulamadık yahu.
Gel Keyfim Gel

Geldiğimiz limandan döndük

     Yarın artık dönüşe geçicektik. Daha doğrusu diğer adalardan farklı olarak dikkat çekicek şekilde İngiliz etkisinde olan Zakynthos ( Zante ) adasından ayrılıyorduk.
 

                                                                                                                                                                                      

31 Ekim 2011 Pazartesi

İthaka


              KRAL ODYSSEUS'UN MEMLEKETİ




       14.07.2010     İTHAKA
   


Hoşçakal Kefalonya
   Feribotun araba ücretini (17.5 €) öğrendikten sonra maceraya atılmaya değmeyeceğini düşünerek biletimizi aldık, İthaki'ye doğru yola çıktık. İyi ki arabayı almışız. İndiğimiz liman sadece birkaç taxinin ve bir otobüs durağının olduğu bomboş bir meydandı ve biz bu adada nerede konaklıyacağımızı bile bilmiyorduk. Adanın merkezi olan Vathy'i sonraya bırakarak kuzeye doğru yolu takip ettik. Sebebi: Ateş'lerin bu adada demirledikleri limanda tanıştıkları, "giderseniz mutlaka bulun" dedikleri Heybeliada'lı Yanni'yi bulma fikriydi. Söyledikleri gibi Yanni bizim yaş gurubumuzda ise hele birde Heybeliada'lı ise mutlaka tanırdık. Yol boyunca şaşırtıcı güzellikteki manzara keyfimizi arttırdı. Frikes köyüne vardığımızda Yanni'nin aşçı olarak çalıştığı Penelope Taverna tam karşımıza çıktı. Yanni'yi bulduk tanıştık ancak kimse birbirini tanımadı, olsun. Kalacak yer konusunda fikrini sorunca bize bir otel adı verdi, akrabaları olduğumuzu söylersek yardımcı olacaklarını söyledi sağolsun. Frikes yolunun tam başında olan otelin resepsiyonisti 100 € olan oda fiyatını 80 € ya indirebileceğini söyledi ve biz oradan hızla uzaklaştık. Daha sonra neden bu kadar şımarık bir rakkam olduğunu anladık. Adanın tam kuzey noktası olan Frikes'te marina vardı ve merkez Vathy'ye de oldukça uzaktı. Üstelik yolboyunca kalacak tek bir yer bile yoktu. "Rooms" tabelalarına durupta bakındığımızda kepenklerin sıkı sıkı kapalı, ini-cini top oynayan binalar olduğunu görüyorduk, üstelik yazın en civcivli zamanı olan temmuz ortasındayız. Tahminimize göre bu apart-oteller, pansiyonlar rezervasyonla aylık veya sezonluk tutulan yerlerdi, öyle çat-kapı gelemiyordun. Ekonomik kriz de ciddi etkiliydi elbette.  Umudumuz Vathy'deydi ama bayağı tedirgin olmayada başlamıştık.
Merhaba İthaki
   İthaka yemyeşil tepeleri, bol virajlı yolları olan küçük bir adaydı ama tarihi M.Ö. 4000-3000 yıllarına kadar uzanıyordu. Mykenea döneminde komşusu Kefalonya'yı da içine alan bir krallığın merkeziymiş. Kral Odysseues'un vatanı da burası imiş. Odysseues karısı Penelope ve oğlu Telemakhos'u burada bırakarak hiç istemediği halde Agamemnon'un Troya seferine katıldı ve savaştan sonra da büyük tehlikeler atlatarak ancak 10 sene sonra tekrar yurdu İthaki'ye dönebildi. Oya gibi girintili çıkıntılı kıyıları olmasından dolayı adanın her tarafında doğal bir liman var. Belkide bu özelliğinden dolayı bu küçücük ada bir krallığın merkezi olabilmiştir. Ha birde yeni öğrendiğim bilgiye göre Prens Charles ile Leydi Diana'da balayılarını bu adada geçirmişlermiş.
Cafe Hani'den biraz Kefalonya seyri
 Adanın en ince bölgesinde bulunan 1800 m. yükseklikteki tepeden geçerken karşımıza çıkan cafeye kahvaltı yapıp dinlenmek için girdik. Cafe-bar-restaurant olan Hani (Han) adındaki bu çok hoş tesis 18.yy.dan beri hizmet veriyordu. Manzarası anlatılır gibi değil mutlaka görmek lazım. 
İthaka'nın başkenti doğal liman Vathy 
  Vathy kasabasına vardığımızda sahil boyunca ilerleyerek karaya doğru iyice girmiş dar ve uzun koyun çevresini döndük. Bu koy dünyanın en büyük doğal limanlarından biriymiş. Bir karton üzerine elle yazılmış "rooms for rent" yazısını takip ederek dar bir yokuşa girdik. Yine kapılar ve pancurlar kapalı ama biraz daha hayat belirtisi var sanki. Çaldığımız zilin sesine 70 yaşlarında, beyaz saçlı, sevimli, bıcır bıcır bir kadın üst balkondan "neee" (eveeet) diye cevap verdi. Hoş sohbetten sonra 40 € ya anlaştık ve kısa bir süre sonra odaya yerleştik.  Ama ne oda... Yattığın yerden denizi, tekneleri, karşı kıyıyı görüyorsun. Biz zevkten dört köşeydik. Üstelik bu İtalyan tarzı dairede küçük bir mutfakta vardı. Eh biraz ekonomiye başlamalıydık değil mi ?
Odamızın manzarası
   Tomtomumuzda belirtilen plajlardan en yakında olanına gidip güzeel bir sefa yaptık. Günün yorgunluğu üstüne bira, patates, bol sarmısaklı cacık dizlerimizi titretmeye başlayınca dinlenmeye döndük. Bu arada yemek faslını odada halledelim diye market alışverişini de yaptık hem de Carrefour İthaki'den. Deniz ürünleri inanılmaz ucuzdu bayıldım bayıldım. Karışık bir paket alıp saganaki (sote gibi birşey) yapmak istiyordum, bir türlü kısmet olmadı. Belki başka bir yerde..
 Akşam olduğunda çok şık bir hilal gökten bize hoşgeldiniz dedi, o kadar güzel bir geceydi ki odada yemeyi felan unutup giyindiğimiz gibi limana indik tekrar. Bu arada öğleden sonra çıkan oldukça kuvvetli rüzgar 22.30 gibi hızını kesmişti ama hiçbir şekilde serinletmiyordu. Adeta fön rüzgarı gibi sıcak estiği için daha da bunaltıyordu, yattığımız yeri bilemedik.




      15.07.2010   İTHAKA



   Sevgili kocam sabah erkenden şeker almaya markete gitti ve plaj şemsiyesine varana kadar eli kolu dolu geldi ancak şekeri almayı unutmuştu. Şemsiye konusunda haklıymış. İthaka'da 20 ye yakın irili ufaklı doğal plaj vardı ve çoğunda tesis olmadığından (ki biz böylesini tercih ediyorduk) yaygısız, şemsiyesiz, gözlüksüz hatta minik bir buzluk olmadan rahat edemezsiniz. Buzluğu almamıştık artık ama geri kalan donanım tastamamdı, bakalım geri dönüşte bu malzemeleri nasıl yerleştireceğiz. Güzel bir kahvaltıdan sonra vefakar tomtom'umuza plajları komutladık ve gördüğümüz her koyda, her plajda denize girdik kaçırmamacasına. Çıldırmıştık sanki...

Tepedeki Yangın Kulesi
Tepedeki Manastır


Polis Limanı
 Dün güneyden kuzeye doğru ilerlerken sola saptığımız kavşaktan bu sefer sağ yöne saptık ve tepeye tırmanmaya başladık. Adanın en yüksek tepesine çıkmıştık, manzara olağanüstüydü. Bu tepede büyük bir manastır ve yangın kulesi vardı. Kule adayı hatta diğer adalarıda yerle bir eden 1953 depreminde hiç zarar görmemiş. Tepenin diğer yamacına indiğimizde bir tepe köyü olan Stavro köyüne vardık. Adanın en büyük köyü olan bu yerleşimde 300 kişi yaşıyor. Kral Odysseus'un sarayının bu köyün üzerinde yer aldığı tepede olduğu sanılıyormuş. Köyün deniz kıyısı olan Polis limanına indik.  
Loizos Mağarası
Yollar dar ve çok keskin virajlı idi fakat beton-asfalt olduğundan çok rahat yol alıyorduk. Adanın en ücra köşelerinde bile yollar çok düzgündü. Polis limanıda büyük bir doğal plajdı, deniz yarı eriştelik yosunluydu ama yinede güzeldi. Antik dönemlerde önemli bir limanmış burası. Girişte Cave Loizos tabelası dikkatimizi çekmişti, sahilin diğer ucunda bir yer göstermişlerdi. Denize girip güneşlendikten sonra eşyalarımızı emniyete aldık, üzerimizde mayolarla ağaç ve çalıların arasından yürüyerek çok merak ettiğimiz mağarayı görmeye gittik. Tabelayı buldukta mağarayı göremedik. Turhan'ın dediği gibi "Bizde buna kovuk diyorlar". Eğer zar zor seçilen o aralığa mağara diyorlarsa hayal kırıklığı... Ben pek inanamadımda bayağı bir arandım oysa neler hayal etmiştim, mağaranın girişinin denizden olabileceğini düşünerek mayolarla gidelim diyede tutturmuştum. Rehber kitabımızın belirttiğine göre bu mağarada üstünde "Odysseus'a adanmıştır" yazan bir mask bulunmuş ve şu anda Stavro köyündeki Arkeoloji müzesinde sergilenmekteymiş ama biz maalesef burayı da gezemedik, kapalıydı. Neyse gidip sandviçlerimizi yiyelim bari dedik ve başka bir hayal kırıklığı. Özene bezene hazırladığım sandviçleri odada unutmuşuz. E pes... 
Ağaçlar içinde şirin bir meydanı olan Stavro köyüne tekrar tırmandık. Yiyecek birşeyler aranırken Hommer's School tabelası dikkatimizi çekti bu sefer. Yine bir tabela peşine düştük ancak 2. tabeladan sonra izi kaybettik. Üstelik köylüsü eliyle gösterdiği halde bulamadık veya göremedik, yolu uzattık, kaybolduk, acıktık, yorulduk. ööff sinir olduk...
  Akşam balkonumuzda enfes proşuttolu gudalı sandviçlerin üstüne çikolatalı pastalarımızı götürdükten sonra deniz kenarına indik. Ayışığı altında cafelerden birinde manzarayı seyrederek geçirdiğimiz gece çoook romantikti.


        16.07.2010     İTHAKA


     Dün akşam üzeri uğradığımız İonian Ferrylines şirketinden edindiğimiz bilgilerle bugün Zakynthos adasına geçmeye karar verdik. Feribot saati 15.30 idi. Pansiyonu boşalttık. Bir daha yolumuz bu adaya düşerse kesinlikle yine burada kalacağız. Adada su kaynağı olmadığından tankerlerle getirtilen su haftada 2 kez ada halkına dağıtılıyordu. Sevimli pansiyoncu teyze küçük bir anısını anlatarak zarifçe bizi bu konuda uyarmıştı. Gerçi ben biraz gerilmiştim ama haklıydı ve biz yine buraya gelecektik.
  Adaya ilk geldiğimizde feribot iskelesinin yan tarafında bir plaj olduğunu görmüştük. Yolculuk saatine kadar vaktimizi bu sahilde denize girerek değerlendirebilecektik ki öyle de yaptık. Bu sahil batıya bakıyordu, bir süre sonra şemsiye yeterli olmamaya başladı. Ve biz saat 10.30 dan 14.30 a kadar suyun içinde oturduk hatta şemsiyemizi de denize gömerek oturduk. Bu arada keskin virajı alamayan kocaman bir tırın manevralarını, arkadaki eve girmek isteyen 2 yaşlı cooker köpeğin çırpınışlarını, kocası dalgıç giysileri içinde balık sevdasına düşmüş genç bir çiftin kapışmalarını ve daha nicelerini oturduğumuz suyun içinde izlerkende çok eğlendik.
 14.30 da liman polislerinin çağırmaları ile sefamıza son verip feribota bindik, 16.20 de de Kefalonya adasına varmıştık. İthaki'den Zakynthos'a gitmek için sefer olmadığından Kefalonya'dan aktarma yapmak gerekiyor.
Hemen hareketle Kefalonya adasının güney ucundaki Pesada limanına 45 dakika sonra vardık. Yine zamanla yarışıyoruz. Pesada limanı İthaki'de olduğu gibi bir ferybot ve birkaç arabadan başka birşey olmayan bir limandı. Artık denizden bööö geldiği için ben girmedim ama hava o kadar sıcaktı ki Turhancığım kaçırmadı bu güzelim suyu.
 18.00 de hareket eden gemi 19.30 da Zakynthos adasının Agia Nikola limanına vardı.